Şehirler, kadim medeniyet değerlerinin yaşandığı ve yaşatıldığı,  bir arada yaşama alanı olarak da insanın insanlarla kemale erdiği mekânlardır. İnsan tabiatı gereği hayatını ancak şehirleşerek, diğer insanlarla bir araya gelerek ve yardımlaşarak tanzim edebilir.(Molla Sadra) İnsan mutlak kemale hakikat ile ulaşır,  hakikate ise büyük varlık dairesinin manası ile ulaşabilir. Şehirler farklı toplulukları bünyesinde barındıran,  farklı idari yapılar içinde insanı düzen ve olgunluğa ulaştıran idari birimlerdir. Erdemli şehir, hayatiyetini devam ettirmek için bütün uzuvların birbirlerine yardımcı olduğu tam ve sağlıklı bir beden gibidir. Bunların içinde Reis konumunda olan bir uzuv vardır ki o da kalptir. (Molla Sadra) Şehir temel ihtiyaçları karşılanmış insanların akıllarını, yeteneklerini, özgürlüklerini kullanarak aynı zamanda değerler üretebildiği yerdir. İnsanları diğer varlıklardan ayıran şey ilke ve kurallar manzumesi ne tabii olmasıdır. İnsanların bir arada yaşamasını mümkün ve anlamlı kılan ilkeler bütününü sünnet ve adalet oluşturur. (İbn-i Sina) İnsanın sosyal bir varlık olduğu düşünülürse insan sosyal, siyasi hak ve sorumluluklarını ancak büyük bir bütünlük içerisinde şehirlerde dile getirerek var olduğunu kabullenir. İnsan tabiatta hazır bulunan şeylerden daha fazlasına ihtiyaç duyar (İbn-i Sina) Başkalarıyla yakınlık kuran, akıl ve ahlak ilkeleri çerçevesinde yaşamını sürdürmeye çalışan insan bu yüzden medeni bir varlıktır. Şehirli insan türünün bekası, işbirliğine ve dayanışmaya bağlı olduğundan şehirler ve topluluklar birer zaruret haline gelmiştir. Aristoteles şöyle der: “Bir toplulukta yaşamayan ya da kendi kendine yeter olduğuna inanan başkasına ihtiyaç duymayan kişi ya bir hiç olmalıdır ya da bir tanrı. Öyle bir kişinin şehir devletinde işi yoktur. Şehir temel ihtiyaçları karşılanmış insanların haklarını, yeteneklerini kullanarak yeni değerler ürettikleri yerdir. Potansiyellerini akılları ve iradeleri ile keşfeden insanlar bunu anlamlı bir yaşam haline getirirler. Cehaletin yerine bilgi, şiddetin yerine merhamet, kabalığın yerine incelik, sıradanlığın yerine nitelik ve kalitenin hakim olduğu yerde, şehir hayatı gerçek vazifesini icra ediyor demektir. Gerçek mutluluğa ulaşmak için işbirliği yapılan şehir “erdemli şehir”dir. (Farabi) Erdemli şehir hakikat ahlak ve mutluluk arasındaki ilişkinin tutarlı bir şekilde kurulduğu ve hayata geçirildiği yerdir. Farabi ve İbn-i Sina’ ya göre erdemli şehrin teminatı, erdemli insanlardır. Onların bireysel akliyeti ve mutluluğu, birey ötesi hakikatlerle irtibat kurabildikleri oranda imkân dâhiline girer. Erdemli şehir halkından her birinin varlıkların yüksek ilkelerini, onların mertebelerini, mutluluğu, erdemli şehrin birinci dereceden yönetimini ve bu yönetimin mertebelerini bilmesi gerekir.(Farabi,  es- Siyaset’ül  Medeniyye)  Cahil şehrin sakinleri mutluluğu, insan bedeninin sağlıklı olması, zenginlik, haz alma,  heva ve heveslerine  göre hareket etme özgürlüğüne sahip olmaktan  ibaret zannederler. Buradaki cahillikten kastedilen, malumat eksikliği değil,  hikmet irfan ve basiret yoksunluğudur.(Farabi,  Medinet’ül Fadıla)Yanlış fikirlere ve sapkın inançlara sahip bir topluluğun erdemli ve adaletli bir şehir ve medeniyet kurması mümkün değildir. Farabi, erdemli şehrin sahip olduğu delilleri ortaya koyan ilim dalının, felsefe olduğunu söyler. Felsefenin amacı, sadece bireyi akıl ve erdem ile teçhiz etmek değil aynı zamanda erdemli bir yaşam biçiminin ve toplum modelinin kurallarını ortaya koymaktır. Bir arada yaşama ihtiyacı ve ahlakı, adalet kavramıyla yakından ilgilidir. Zira adalet olmadan insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaları, umran ve medenilik haline ulaşmaları mümkün değildir.  Şehirler zihin ve ruh dünyalarını, estetik ve sanatsal tasavvurlarını diri tuttukları sürece, ekonomik kaynaklarını toplumun menfaati için helal dairede kullandıkları sürece medeni kalmak her zaman şehirler için mihenk taşı olur. Yok, eğer aksi olursa kendi medeniyetlerine yabancılaşır ve yok olur. Medeniyet şehirsiz, şehirler medeniyetsiz olmaz. Şehir hayatının kazanımlarına ve risklerine sahip olmayan bir topluluğun medeniyet kurması mümkün değildir. Medenilik vasfına sahip olmayan şehirler, kalabalıkların yaşadığı büyük metropoller olabilir ama medeniyetin yaşam alanları olamaz. İslam toplumlarının medeniyet yolculuğu iki şehirle başlar. Birincisi Peygamber (s.a.v)  doğduğu Mekke, diğeri ise yaşamını devam ettirdiği Medine’dir. Mekke vahyin tarihe yön verdiği, şehirlerin anası İbrahim'in temelini attığı, ilahi geleneğin sürekli olduğu ve hiçbir zaman sorunların yaşanmadığı ve en son İslam'la yeniden başlangıç yapıldığı şehirdir. Mekke insanların sınıflandırıldığı köle efendi farkının vurgulandığı ve aktif olduğu bir yerde tevhitle bütün insanları eşit hale getirmiş ve üstünlüğü takvaya yüklemiştir. Medine ise insanları boşlukta bırakmadan vahiyde neye inanmaları gerektiğini, tevhit, iman, adalet, hukukun üstünlüğü, eşitlik, köleliğe karşı özgürlük… Bütün bunlar Medine'de derinlik ve anlam kazanmıştır. Medine bir ulus devlet olmamıştır. Tamamen akla, inanca, erdem’e ve estetiğe dayalı bir medeniyet şehri olmuştur. İslam toplumlarında sonradan kurulan bütün ünlü şehirler Medine ruhu ile kurulmuştur. Medine’siz bir şehir medeniyetinden bahsetmek imkânsızdır. İslam Medine’yi bir şehir haline getirmiştir ve yeni bir toplumsal yaşam biçimi ortaya koymuştur.