Dışardayım ve kafam gökyüzünde akıp giden bulutlara takılı.

Kendi kendime mırıldanıp duruyorum,“Ben kimim, burası neresi ve ben neyin

Tam bu sırada yazı işlerinden bir arkadaş aradı ve “bugün yazı yazma gününüz” dedi.

Buyurun buradan yak! Telefonu kapattıktan sonra, “ben ne yazayım” dedim.

Elbette bu yazılacak bir konunun olmayışı değildi. Keşke öyle olsaydı.

Keşke yazılacak bir sorun, dillendirilecek bir dert, anlatılacak bir acı olmasaydı.

Ancak benim gibi sizde çok iyi biliyorsunuz ki, tam tersi bir durum ile karşı karşıyayız. Yazılacak o kadar çok sorun var ki, insan hangisinden başlayacağını bilemiyor.

Hal böyle olunca, denizde teknesi alabora olan ve kıyıya çok uzak olan bir insanın ruh haliyle oturduğum bilgisayarın başında klavyenin tuşlarına dokunuyorum.

Rahmetli Erdem Bayazıt, “Telgrafın tellerini kurşunlamalı. Öyle değildi bu türkü bilirim” diyordu.

İşte benimkisi de tam öyle bir ruh hali. Yazılması gerekenlerin yazılmadığı ve yazılmaması gerekenlerin yazıldığı bir çağda ben neyi yazayım! Dahası yazdıklarımdan ve yazmadıklarından hesaba çekileceğimi de biliyorum.

En iyisi sözü yine Üstad Erdem Bayazıt’a bırakayım.

“Gamdan dağlar kurmalıyım.

Kayaları kelimeler olan. Kırk ikindi saymalıyım.

Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma.

Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından. Baştan ayağa ıslanmalıyım.

Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.”

Sanırım bu aralar, hatta tüm aralar susmalıyım, hemde uzunca bir süre için.

Rahat bırakırlarsa tabi.