Türkiye dışı ile içi pek uyuşmayan insanların ülkesi olduğundan beridir, iç politika ile pek bağlantısı olmayan dış politikalar sarmalında döner durur. Bu hal, devlet olma geleneğine sahip toplumların genel istidadıdır aslında. İçerde neler olduğundan bağımsız yürür “dış” işleri.

Ve fakat kesin olan bir şey vardır ki, içi ile dışı bir olmayan kişiler ve devletler hem çokça kınanır hem de sıklıkla mahcup durumlara düşerler.

Bundan olsa gerek, ülkemizin içini teşkil eden halkımızın dış işlerle ilgili pek müdahalesi, etkisi olmamasına gayret edilir. Hatta içerinin dışarıyla ilgili ne düşündüğünü dillendirmesi bile hoş karşılanmaz. Ne de olsa devlet işi ve halk ne bilsin bu işi! Değil mi?

Devleti teşekkül ettiren ve temsil eden büyükler dururken, halkın bu işlere nizam vermeye kalkması ne büyük cürettir!

Bunun yalnız bizde böyle olmadığını ve dünyanın genelinde halen “asilzadeler” tarafından yönetilen ve halkların aslında pek esamesinin okunmadığı bir düzenin deveran ettiğini söylemek pek abartılı bir bakış değildir.

Bizim halen en büyük avantajımız devletin tepesinde halktan ya da daha meşhur tabiriyle halkın içinden birilerinin bulunmasıdır. Her ne kadar bu bizden insanlar tüm gayretleriyle devleti halkıyla barıştırmaya ve bütünleştirmeye çalışsalar da, derin kodlarda hakim olan zihniyet hakimiyetini devam ettiriyor görünüyor.

Bu süreçte devlet halkın tamamını kucaklamaya ve kendinden bazı tavizler vermeye başladığında, doğal olarak halktan da bazı tavizler vererek kendisine sarılmasını istemeye ve beklemeye başladı.

Bu tezi özetleyen konu en meşhur gündem maddemiz başörtüsü üzerinden örneklendirilerek kolayca anlaşılabilir.

Devletimiz başörtüsüne özgürlük vererek bir adım attı ve karşılığında resmi törenlerde Anırkabir avlusunda başörtülüler arzı endam eder ve hatta ciddi bir kalabalık ile temsil edilir oldular.

Devlet ve halk buluşmasının ortada bir yerde olacağına işaret eden bu örneğin dışardaki karşılığı da herhalde Azerbeycan konusunda şekilleniyor.

Devletin dış politikasında geleneksel bir yeri olan Azerbeycan’ın kendi içinde yaşadığı karın ağrılarını hissederek tepki verenleri istenmeyen adam ilan etmesi, dahası Türkiye’nin hatrına bürokrat kurban etmesi gibi daha çok politik adımların pratikte bir sonuç vereceği yok aslında.

Biz halk olarak devlet geleneklerinden pek anlamayız. Devletimiz de bizim anlamımızı beklemez zaten. Kendi bildiğini yapar. Günün sonunda krizlerin içi dışına döndüğünde yani asıl meselesinin başörtüsü olmadığı anlaşıldığında devlet gelenekleri de sarsılabilir.

Gerçi dünya genelinde esen sıcak savaş rüzgarları bizim de bağrımızı yakmaya başladığında ne geleneklerin ne de teamüllerin pek esamesi okunmaz. Devletler de insanlar gibi hayatta kalma ve varlığını güvence altına alma refleksiyle hareket ederler.

Dün “gardaş” olan yarın “düşman” safına geçtiğinde devlet geleneğinde en geçerli teamül “kardeş katli” olur biter.

Dış politikada dış kapının mandalı tıklatılıyorsa birileri içeri girmek için duvarları zorluyor demektir. Kapıyı tıklayan ev sahibinin dikkatini dağıtmak ve hane halkını tedirgin etmekten başka bir iş yapmaz. Asıl mesele duvarları delmek için hazırlanan düşmanı unutmamaktır.