Her nimetin bir külfeti olduğuna inanan biri olarak ben nimet olan dostluğunda külfeti olduğuna inanlardanım.
Öyle bir nimet ki kiymeti bilinmediği zaman elden uçup gider!
Yada kalpleri bir araya getiren ve buradan dostluk peydah eden Allah o nimeti elden alır!
Bugün yaşadığım ortamda en az değer verdiğimiz şey ise ne yazık ki dostluktur!
Dosların yapacaklar şeyler için alternatif sunni çözümler üreten bu dünya düzeninde dostlukların azalması hayra alamet bir durum değil!
Geçen yazımda Fethi Gemuhluoğlu’nun “Dostluk Üzerine” derlenmiş kitabını okumamız gerektiğini söylemiştim.
Hemde bir değil bir kaaç kez!
Toplum olarak öze dönüş diye bir şeyden bahsediyorsak, o özü var eden değerleri de tekrar bulmak zorundayız.
Bu değerlerin kazanılması ve korunması için de sanırım dostluk uğruna bedel ödemiş insanlardan dinlemek gerek.
Elbette size bu konuda Fethi Gemuhluoğlu’nun kitabının tümünü buraya yazacak değilim.
Ancak önemli gördüğüm o can alıcı pragrafı yine de sizinle paylaşmakta yarar var diye düşünüyorum.
Burada vakit için de bir şey söyleyeyim. Vakte de dost olmak gerekir. Çünkü, beyefendiler, vakit de mahlûktur. Vakit de halkedilmiştir. Vaktin de bir eceli vardır. İnsanın eceli gibi, vaktin de bir eceli vardır. Ve vakit de mahlûktur.
Şair doğru söylüyor, “vakit dar olsa gerek” diyor.Vakit dardır. İnsan ömrü kısadır. Bu Osmanlı’dan kalan halk, kendisini gözden geçirsin. Biz İ’lâ-yi Kelimetullah üzere Allah’ın vazifelendirdiği halkın devamı mıyız? Yine kendimizi gözden geçirelim, biz Hakk’ın ayâli olan halk mıyız? Biz Hakk’ın ayâli olan halk mıyız, kendimizi gözden geçirelim. Yine kendimizi gözden geçirelim, Ensâr’dan mıyız, Muhâcirîn’den miyiz?
Hangi ahlâk ile, Allah’ın ahlâkı ile tahalluk etmiş miyiz? Kim karşımızda Muhâcirîn’dendir, kim Ashâb ahlâkı ile ahlâklanmıştır, kim Ensâr’dandır? Öyleyse oturup kendi kendimizi de…
Başımızı ellerimizin arasına alarak, her türlü silâhı terk ederek, “Ben nefsimi katlettim, hem
şehîdim hem gâzî” diyerek, cihâdın küçüğünden büyüğüne dönerek; “Ben nefsimi katlettim,
hem şehîdim hem gâzî”yim diyebilerek, bunu demenin iffetini yaşayarak, bunu diyebilmenin
temrînini icrâ ederek; kendimize karşı saygılı olarak; kendimize karşı çok halîm, selîm ve
kerîm olmadan gayrıya karşı çok halîm, selîm ve kerîm olarak; gayrıya karşı rıfk ile, hilm ile;
gayrıya asıl dost olarak, ama önce kendimize dost olarak; tarihimize, coğrafyamıza,
ağacımıza, komşumuza, uzuvlarımıza, dişimize…
Peygamber-i Ekber buyuruyorlar ki fem-i saâdetlerinden, “Diş fırçalamak farz olacaktı.” Eğer Peygamber-i Ekber’in Ümmet’inden ağzında dişi olmayanlar varsa, bir tanesi bile delikse, ağzı bomboşsa, onların Kelime-i Şehâdet getirmekten adeta utanmaları gerekir. Hayâ sâhibi olmaları gerekir. Dişimize bile saygıyı emrediyor, bütün uzuvlarımıza, sonra gönlümüze, sonra insanımıza, sonra vakte…
Yani dostluk"
Kısacası sevdiğimiz insanlara sevgimizi söylemeliyiz.
Ne diyordu ” Yunus Emre “Sevdiğimi söylemezsem, sevmek derdi beni boğar.”