Biliyor musun dirileri yazma becerim hiç olmadı Abdulkadir abi

Bu yüzden de senden hakkını helal etmeni istiyorum.

Sanırım en çok ölüleri yazmayı seviyorum ben.

Ve bu yüzden de payıma hep ölüler düşüyor.

Hani diyordu ya Léon Bloy’“insan öldüğünde uzunca bir süre için ölür”

İşte o uzunca süre için çekip giden, ama içimde hiç ölmeyen ve ölmeyecek ölüler…!

Yani tabiri caizse bir ölü yazıcısı da diyebilirsin bana Abdulkadir abi.

Hem sahi sen diriyken ben seni yazamazdım ki zaten!

Aha bak şimdi yazabiliyorum işte!

Yada bakma Abdulkadir abi, burası dönüp bakılacak bir yer değil zaten!

Burası, durmadan birbirimizi gömdüğümüz bir mezarlık!

Hadi şimdi sor bana, “ben nasıl biriydim” diye

İnan çok fazla uzatmadan yazacağım seni

Birkaç kelime birkaç cümle ile…

Seni bir Birecik kadar anlatacağım ama yetmeyeceği için üstüne biraz da Suruç’u ekleyeyim

Yanına biraz Nizip, biraz da Karkamış koymasam sanırım yine az olacak!

Bu yüzden üstüne Gaziantep ve Şanlıurfa’yı koyuyorum.

Biliyor musun dost kelimesi en çok senin dilinde tamama eriyordu Abdulkadir abi!

Ya sevgi ve saygıya verdiğin önem!

Ya cömertlikte bulduğun gönül zenginliği!

Ahh Abdulkadir abi!

Tebessümün bana, içinde her ırktan insanların yaşadığı bu kadim coğrafyayı andırıyordu hep!

Tıpkı yüreğin gibi!

Dün aklıma Şanlıurfa Atatürk barajının inşasında meydana gelen iş kazalarında ölen işçiler için yapılan ve ölenlerin isimlerinin yazılı olduğu o anıt geldi!

O anıtın altında “Biz iş kazalarında öldük, ölmeseydik ne iyiydi” yazıyordu.

Gün boyu bu cümleyi hep sayıklayıp durdum Abdulkadir abi!

Sonra sustum!

Çünkü alemlerin rabbi, “Kullu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn” diyordu.

Bundan sonra ölene dek, içimde dinmeyen bir sızı olarak kalacaksın!

Rabbimden, seninle cennette buluşmayı niyaz ediyorum.

Güle güle Abdulkadir abim!

Sende o güzel insanlar gibi o güzel atlara binip gittin!

Güle güle…