Aslında nerden başlayacağımı bilmiyorum.

Ne anlatacağımı vede ne yazacağımı.

Affınıza sığınarak eğer bu yazıda saçmalarsam, lütfen özrümü kabul edin.

Çünkü yaklaşık ömrünün 40 yılını İslam’a vakfeden bir adam aramızdan uçup gitti.

Ben Salih Özbey abiyi 90’lı yıllarda, başında mor bir takkesi ile Çıksorut Tepebaşı Camisinin küçük bir odasında, mahallenin çocuklarına Kur’an-ı Kerim’i öğretirken tanıdım.

Kendini rabbinin yolunda adamış garip bir dervişti.

Dünya ve dünyalık adına hiçbir şeyi ve hiçbir işi yoktu.

Başında mor bir takke, ayağında bir şalvar, sırtında yırtık bir yeleği vardı.

Kim bilir kaç yıldır onları giyiyordu.

Allah ismini duyduğunda ruhu ve bedeniyle tam teslim olur, dost kelimesini duyduğunda yerinden kalkıp fırlardı.

Her sohbetinde “Geçmişi değil, geleceği konuşalım” derdi.

O sadece çocuklara Kur’an okuyan bir hoca değil, mahallede kimin bir derdi varsa gidip dinleyen, kimin bir sorunu varsa koşup giden sorumluluk sahibi biriydi.

İlim öğretmenin yanında, kadim geçmişimizin örf, adet, geleneklerden de taviz vermezdi.

Büyükten küçüğe, yanına kim gelirse gelsin, kalkar kendisi izzet ve ikramda bulunurdu.

Her sıkılan onun yanına gider derdini dökerdi.

Her daralan onun yanına varır nefes alırdı.

Ve Salih Hocam önceki gün yakalandığı kanser hastalığına yenik düşerek ruhunu rabbine teslim etti.

Geriye bize örnek bir hayat bıraktı.

Birde ahirette kavuşacağımız güne kadar büyük bir özlem.

Rabbim onu cennetine koysun.

Çok verdiği efendimiz ve eshab-ı kiram ile yoldaş eylesin.