Vefatının 82. seney-i devriyesinde sadece mezarı başında andığımız (Allah Rahmet Eylesin) Mehmet Akif,  İstiklal Şairi olmasının yanında bir düşünce adamıydı da. Ümmeti, vatanı,  milleti ve dini için mücadele eden, üzülen, kaygılanan,  gününün her saatini bu zorluklardan, yıkımlardan nasıl çıkarız diye düşünen bir şairdi. O günlerde İslam âleminin içine düştüğü akılsız ve fikirsiz yıkım, Akif'in İslam âlemi ile ilgili söylediği şu cümleleri manidar kılmıştır. “ İslam âlemi bugünkü uyuşukluktan ancak bu hakikati layıkıyla kavrayabildiği gün kurtulup selamete erecektir. Ümmeti Muhammed'in bu hakikati vakit geçirmeden kavrayabilmesi için de bütün İslam ulemasının el birliği ile fisebilillah seferberliğine atılmasından başka çare yoktur” der. Mehmet Akif’in diğer bir özelliği de “ Peygamberimizin gölgesindeki son Türk şairi”  olarak “Necid Çölleri’nden Medine'ye” şiirini armağan ederek son şair unvanını almıştır. Mehmet Akif politikacı değildi hatta politikadan nefret ederdi. O sadece bir Türk ve İslam şairi idi. Nefesini vatanın istiklali ve İslam'ın uyanması, yükselmesi uğruna vakfetmişti. O yüzden Enver Paşa'nın Mekke-i Mükerreme’ deki hicaz emiri Şerif Hüseyin’in isyanı ile ilgili “Teşkilat-ı Mahsusa’dan”  Eşref Edip'e Mehmet Akif'e konuyu anlatmasını istemiştir. Eşref Edip bölgedeki durumu Akif’e anlattıktan sonra Mehmet Akif ümmetin içine düştüğü bu durumdan kurtarılmasına katkı sunmak için hicaz yolculuğuna çıkmaya karar vermişti. Burada Mehmet Akif’in hanedanlık için gizli görev üstlendiğini görüyoruz. Bu kararın en önemli sebebi orada ayaklanan Müslüman Arapların Türk askerlerini arkadan vurmaması için oradaki aşiret liderleri ile gidip görüşmesiydi.  Mehmet Akif Hicaz'a gittikten sonra buradaki dağılmışlık ve bölünmüşlükler üzerine şöyle demiştir: “ Birinci Dünya savaşı bitsin inşallah bütün hayatımı bu gaye uğruna ayıracağım. İslam dininin ana hamuru olan ilimcilik ve medeniyeti anlatmak, taassup ve gerilikten kurtarmak için elimden geleni yapacağım”.  Mehmet Akif gerçekten bir ümmet şairiydi. Öyle ki isyancı Mekke emir'i Şerif Hüseyin'in oğlu Emir Faysal bile Mehmet Akif’ e son derece memnuniyetini bildirerek Mehmet Akif'in neredeyse ellerini öpecekti. Emir Faysal da ayaklananların başında olmasına rağmen Mehmet Akif’e son derece büyük hürmette bulunmuştur. Mehmet Akif’in ne kadar büyük ve ümmetle bütünleştiğini görüyoruz. Mehmet Akif’in saygınlığı Emir’in isyanının üstünde yer tutuyor. Mehmet Akif’in Vehhabi kadısına peygamberimizle ilgili cevabı da gerçekten müthiştir. “Biz Türkler efendimize ancak Kur’anın ve bizzat kendisinin açıkça gayet sarih olarak çizdiği hudut içinde kalan minnet ve şükran duygularıyla bağlıyız. Hangi peygamber kendi şahsı için bu terkim (büyütmek) duygusunun tevazuunda efendimizin kahına erişebilmiştir. İslam peygamberi mucizelere bile dayanmak lüzumunu duymayacak kadar akla, mantığa,  gerçeğe ve fazilete değer vermiş,  bütün neticeleri vicdanlara bırakmıştır ki bu hareket her şeyden evvel efendimizin o tertemiz ve asil ruhunu takip eden biz Türklerden öyle bir hareket ve düşünceyi nasıl bekleyebilirsiniz” demiştir. Mehmet Akif,  şark-ı yani doğuyu çok merak ederdi fakat bu bölgedeki gördükleri,  yaşadıkları Mehmet Akif’i büyük bir hayal kırıklığına uğratmış.  3 büyük peygamber vermiş cihan için vahdaniyet mücadelesini başarmış olan bu tarihi ülkelerde şimdi bugünün nimetlerinden,  ilim ve hatta ahlakından yoksun yaşayan bu insanlar Mehmet Akif'in duygulu ve imanlı kalbini incitiyordu. Mehmet Akif “ İstanbul'a döndüğümde bana mutlaka doğuyu nasıl buldun” diye soracaklar ,” tabi ki ben hakikati saklamayacağım” diyerek gördüklerini şöyle anlatacaktı:

Ne gördün şarkı çok gezdin diyorlar gördüğüm yer  yer /Harap iller serilmiş Hanümanlar başsız ümmetler /Yıkılmış köprüler çökmüş kanallar yolcusuz yollar/ Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar, işlemez kollar/ Bükülmüş beller,  incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar /geçerken ağladım geçtim; dururken ağladım durdum/ Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum /Mezarlar ahiretler,  yükselen karşımda düradür /Ne topraktan güler bir yüz ne göklerden güler bir nur/ Derinlerden  gelir feryadı  yüz binlerce  alemin/ Ufuklar bir kızıl çember bükük boynumda İslam'ın.! Mehmet Akif’in bu topraklarda istediği sadece insanım diyebilmek için istediği “Saadet, huzur, medeniyet, ilim, inanç, refah ve alın teri idi. Mehmet Akif’in pek bilinmeyen diğer bir yönü de Çanakkale Destanı’nı Medine’de iken yazmasıdır.  Enver Paşa’nın Eşref Edip’i arayarak Çanakkale zaferinin müjdesini vermiştir. Eşref Edip de Mehmet Akif ‘e bu müjdeyi verdiğinde Mehmet Akif sevinçle gözyaşlarına boğulmuş ve Allah'a şöyle dua etmiştir: “Allah'ım bana bu aciz kuluna bu destanı yazmak imkânı bahşet. Bu ulvi vazifeyi bana nasip et,  sonra canımı al Yarabbi. Bana bu lütfu çok görme,  inanç ve ikramının sonsuz hazinesinden bu aciz kulunun duasını kabul et” . Mehmet Akif çölde o ıssız, susuz kum deryasının bir köşesinde adeta hıçkıra hıçkıra Çanakkale Destanı şiirini işte böyle yazmaya başlamıştı. “Şu boğaz harbi nedir var mı ki dünyada eşi?/ En kesif orduların yükleniyor, dördü beşi ,/Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya/ Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya/ Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Gökten ecdad  inerek öpse o pak alnı değer./ Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhid-i/ Bedrin arslanları ancak bu kadar şanlı idi../ Sana dar gelecek makberi kimler kazsın? Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın/ Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp/ Seni ancak ebediyyetler eder istiâb/ Bu taşındır diyerek Kâbe’yi diksem başına;/ Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına. Akif'in bu şiirini bir yandan vatanında yaşanan Çanakkale Savaşı diğer yandan Arap coğrafyasında gördüğü dağılmışlık, fakirlik,  üzerine düştüğü bunalımın etkisiyle yazdığı ve dikkat edilirse duygularının bu şiire tümüyle yansıdığı görülmektedir. Ancak Akif “Çanakkale zaferi, Kut’ul- amara Zaferi ve Medine gibi kahramanlıklar da içimizi serinletiyor” demiştir. Mehmet Akif Necid Çölleri’nden Medine'ye şiirinde de çölün anlamının Ravza-ı Mutaharra’da olduğunu şu duygularla dile getirmiştir.” Sana bir mısra-ı bercestedir etmiş ki sünuh/ Duyar amma varamaz yükselen ahengine ruh/ Menaha’dan geçiyorduk ikindi olmuştu/ Çıkınca karşıma cananımın yeşil yurdu/ Gözüm karardı atıldım harim-i cazibine/ Yarıp cemaati düştüm direklerin dibine/ Sonunda bir yere lakin gömünce varlığımı/ Rida-yı haşyete hisseyledim sarıldığımı /Yavaş yavaş o demin duyduğum derin heyecan.

Mehmet Akif Milli mücadele'ye katılmış camilerdeki hutbeleri, konferanslarıyla insanları örgütleyip işgale karşı durmaları yönünde sürekli konuşmalarda bulunmuş, çalışmalar yapmış memleketin İstiklal Marşı'nı yazmış en büyük şairi olmuştur. Mehmet Akif’in Mısır’a gitmesini bazı kendini bilmezler vatanı bırakıp kaçtı gibi ithamlarda bulunmuşlardır. Oysa Akif’in Mısır'a gitmesi bir kaçış değildir, tamamen dini için, davası için, yapılmış bir hicrettir. Mehmet Akif’in yokluk, maddi imkânsızlıklar bunun yanında gerek ailesi, gerek çocukları ve bazı yakınları bakımından olan talihsizliği rahat görmeyen bu insanı ciddi sıkıntılara sokmuştur. Oysa Akif bu yokluk içinde İstiklal marşından aldığı ödülü meclise bağışlamıştı. Mısır'da o kadar maddi imkansızlıklar içinde yaşıyordu ki bir gün kendisine “efendim size iş bulalım” diyen Abdulvahab  Azzam   “Kahire'ye gidip geleceksiniz,  çoluk çocuğa gramer okutacaksınız”  deyince; Mehmet Akif Azzam’a  şu cevabı vermiştir.” İş olsun da yeter ki hamallık yapmaya da razıyım” demiştir. Memleketin başına gelenler Mehmet Akif'e çok tesir etmişti. Akif bütün ömrünü dinine, vatanına hizmete vakfetmiş bir fikir adamı hassas bir şairdi. Ne kadar ızdırap çektiğini varın bir hesap edin. Mehmet Akif bir gün yaşlı, hasta, sırtında paltosuyla bastona dayanmış fotoğrafını görünce dayanamamış ve şu mısraları yazmıştı:  “Hepsi göçmüş hani yoldaşlarının hiçbiri yok sen mi kaldın,  yalnız kafileden böyle uzak/ postu sermekse muradın yola serdirmezler/ hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak” . Mehmet Akif bugün sadece anarak hatırlayacağımız bir insan değil. Duruş sahibi, haksızlıklara karşı tavır sahibi, arkadaşını haksız yere işten çıkardılar diye memurluğu bırakacak kadar onur sahibi İnsan. Mehmet Akif’i sadece anmamalıyız, anlamalıyız ve yaşamalıyız.