Garip ama gerçek…
İnsan hayatının ne kadarı beklemekle geçiyor, hiç düşündünüz mü?

Bazen durup fark ediyorum. Günün içinde yaptığımız şeylerin arasında görünmeyen bir şey var; beklemek.

Sabah kalkıyoruz mesela. Çay demlensin diye bekliyoruz. Telefonu elimize alıyoruz, birinin yazmasını bekliyoruz. Bir yere gideceğiz, otobüsü, dolmuşu, asansörü bekliyoruz.

İşin tuhafı, bunların hiçbirine “hayat” demiyoruz.

Sanki hayat başka bir yerde başlayacakmış gibi…

Bir gün her şey yoluna girecek, o zaman rahat edeceğiz. Bir iş olacak, bir fırsat çıkacak, bir kapı açılacak… Hah, işte o zaman yaşayacağız diye düşünüyoruz.

Peki o gün gelene kadar geçen zaman? İşte orası çoğu zaman bekleme salonu gibi.

İtiraf edelim: Beklemek insanı biraz kemiren bir şeydir. İçten içe sabırsızlanır insan. Hele bir de belirsizlik varsa… Off!

Mesela bir mesaj beklersiniz. Telefonu masaya koyarsınız ama gözünüz oradadır. Bildirim sesi gelmez. “Acaba görmedi mi?” dersiniz. “Belki meşguldür.”

Sonra bir süre geçer. Bu sefer insan kendi kendine konuşmaya başlar. İşte beklemek biraz da böyle bir şey.

Bir de büyük bekleyişler vardır.

Bir hastane kapısında beklemek…
Bir haber beklemek…
Birinin “geleceğim” deyip gelmesini beklemek…
Bir şeylerin düzelmesini beklemek…

Orada zaman tuhaf bir şekilde uzar. Saat aynı saat ama içimizde geçen zaman başka türlü akar.

İnsan;
Beklerken düşünür.
Beklerken kurar.
Beklerken geçmişe gider, geleceğe gider, hatta bazen hiç gitmemesi gereken yerlere bile gider.

Bence hayat dediğimiz şey o büyük anlardan ibaret değil. Çayın demlenmesini beklerken, otobüs gecikirken, biri aramadığında, gece yatağa uzanıp tavana bakarken geçen zaman…

Mesele beklemek değil, mesele, beklerken bile hayatın akıp gittiğini fark etmek.