Gazze'de üç yıldır devam eden katliamı, soykırımı ve yıllardır süren ablukayı durduramayan İslam âlemi olarak artık bir gerçeği kabul etmeliyiz:
Yıllardır vicdan muhasebesi yapıyor, üzülüyor, öfkeleniyor ve sonunda “İmanımız zayıf” diyerek işin içinden çıkıyoruz.
Peki, bütün bu vicdan muhasebeleri bizi nereye götürdü?
78 yıldır Filistin topraklarında yaşananları görüyoruz. Kimin zalim, kimin mazlum olduğunu biliyoruz. Artık sorunumuz hakikati görememek değil, bildiğimiz hakikatin gereğini yerine getirememek.
Çoğu zaman içine düştüğümüz zilletten neden kurtulamadığımız sorusuna, “İmanımız zayıf” diyerek cevap veriyoruz.
Peki, bu açıklamanın insani, İslami ve bilimsel açıdan ne kadar tutarlılığı var?
Gerçekten imanımız mı zayıf, yoksa iradesizliğimize, korkularımıza ve vazgeçemediğimiz menfaatlerimize dinî bir mazeret mi üretiyoruz?
Elbette iman, insanın davranışlarını etkiler. Ancak doğruyu bilmekle doğrunun gereğini yerine getirmek aynı şey değildir. İnsanın davranışlarını inançları kadar korkuları, alışkanlıkları ve kişisel menfaatleri de etkiler.
Psikolojide öğrenilmiş çaresizlik olarak bilinen bir kavram var.
İnsan, tekrar tekrar sonuç alamadığında zamanla hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanmaya başlayabilir. Sonunda değiştirebileceği şeyler karşısında bile hareketsiz kalabilir.
Bugün İslam âleminin yaşadığı sorunlardan biri de bu olabilir mi?
“Biz ne yapabiliriz?”, “Bizim elimizden ne gelir?”
“57 İslam ülkesi bile Gazze'deki zulmü durduramıyorken biz ne yapabiliriz?”
Bu sorular, zamanla çaresizliğimizi açıklamaktan çıkıp hareketsizliğimizi meşrulaştırmaya dönüşebilir.
Oysa her şeyi yapamıyor olmak, hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmez.
Peki, neden yapabileceklerimizi de yapmıyoruz?
Çünkü değişmek çoğu zaman bedel gerektiriyor. Rahatımızdan, zamanımızdan, paramızdan ve menfaatlerimizden vazgeçmek istemiyoruz.
Belki de asıl sorunumuz çaresizliğimiz değil, değiştirebileceğimiz hayatımızı değiştirmek istemeyişimizdir.
Psikolog Leon Festinger'in bilişsel çelişki teorisine göre insan, inançlarıyla davranışları çatıştığında psikolojik rahatsızlık duyabilir.
Bu rahatsızlığı gidermek için davranışlarını değiştirmek yerine kendisini haklı çıkaracak gerekçeler de üretebilir.
Acaba sürekli vicdan muhasebesi yaparak, üzülerek ve “İmanımız zayıf” diyerek kendimizi rahatlatıyor olabilir miyiz?
Çünkü vicdan muhasebesi yapmakla sorumluluklarımızı yerine getirmek aynı şey değildir.
Psikolog Albert Bandura'nın öz yeterlik kuramı ise insanın bir işi başarabileceğine inanmasının harekete geçmesini etkilediğini ortaya koyuyor. Bu inanç, somut başarı deneyimleriyle güçlenebiliyor.
Öyleyse öğrenilmiş çaresizlikten kurtulmak için sürekli ne yapamadığımızı değil, neyi yapabileceğimizi konuşmalıyız.
İrademizi yeniden kazanmak için büyük sonuçlar beklemek yerine, kendi hayatımızda değiştirebileceğimiz şeylerden başlamalıyız.
Zamanımızı, emeğimizi, paramızı ve imkânlarımızı hangi amaçlar için kullandığımızı yeniden belirlemeliyiz. Aldığımız kararları geçici heyecanlara değil, sürdürülebilir alışkanlıklara dönüştürmeliyiz.
Çünkü irade yalnızca istemek değil, doğru olduğuna inandığımız şeyi davranışa dönüştürebilmektir.
Artık yeni bir vicdan muhasebesine değil, irademizi nasıl geliştireceğimizi ve öğrenilmiş çaresizlikten nasıl kurtulacağımızı konuşmaya ihtiyacımız var.
Gazze karşısında ne kadar üzüldüğümüzü biliyoruz.
Peki, bu üzüntü hayatımızda neyi değiştirdi?
Hangi alışkanlığımızdan, hangi rahatımızdan, hangi menfaatimizden vazgeçtik?
Belki de içine düştüğümüz zilletten kurtulamamamızın nedenlerinden biri, iradesizliğimizi sürekli sorgularken onu değiştirecek iradeyi bir türlü gösteremeyişimizdir.