Çay aslında hiçbir zaman sadece çay değildir.
Bunu en iyi çayı gerçekten içen insanlar bilir. Hani o ince belli bardakta duran koyu renkli sıvı…
Görünüşte basit. Su, yaprak, ateş ama bir masaya geldiği anda hikâye değişir. Çünkü çay tek başına içilen bir şey değildir. Çay bir bahanedir. Asıl olan o bardağın etrafında kurulan küçük dünyalardır.
Bir düşünün. İnsan gerçekten ne zaman tek başına çay içer? Evde, aceleyle içilen bir bardak çay bile aslında bir alışkanlığın, bir hatıranın, bir sohbetin devamıdır. Çay dediğimiz şey, yalnızlığa pek yakışmaz. Onun doğasında paylaşmak vardır.
Bu yüzden Türkiye’de çay ocağı diye bir kurum vardır mesela. Başka ülkelerde pek rastlamazsınız buna. Çay ocağı sadece çayın demlendiği yer değildir; aslında samimiyetin kaynadığı yerdir. Küçük tabureler, masanın kenarına bırakılmış tavla zarları, yarım kalmış gazeteler…
Orada insanlar sadece çay içmez. Günün yorgunluğunu bırakır, memleketi konuşur, bazen susar ama yine de birlikte oturur.
Mesela Gaziantep’te bir sabah düşünün. Almacı Pazarı’nın içinden geçiyorsunuz. Baharat kokuları havaya karışmış, esnaf yeni yeni dükkânını açıyor. Bir köşede bir çay ocağı. Birisi “iki açık, bir demli” diye sesleniyor. Bardakların ince ince şıngırdadığı o ses var ya… İşte o ses aslında bir şehrin nabzıdır.
Sonra yürüyüp Tütün Han’a giriyorsunuz. Taş duvarların serinliği, avludaki eski sandalyeler…
Çayın tuhaf bir tarafı vardır. İnsanları acele ettirmez. Kahve gibi hızlı değildir. Çorba gibi bir öğün değildir. Çay bekler. Demlenir. Soğur. Yenisi gelir. Sohbet uzadıkça bardaklar çoğalır.
Birinci çay hâl hatır içindir.
İkinci çay muhabbete girer.
Üçüncü çayda insanlar biraz daha kendisi olur.
Belki de bu yüzden çay kültürü dediğimiz şey aslında bir insanlık kültürüdür. Bardak küçük ama içinde zaman vardır. Biraz sabır, biraz dostluk, biraz da gündelik hayatın o sade huzuru.
O yüzden bir yerde çay içildiğini gördüğümde şunu düşünürüm:
Orada sadece çay içilmiyordur.
Orada küçük bir dünya kuruluyordur.