Modern çağın en köklü kırılmalarından biri, ahlakın kaynağının ilahî buyruktan koparılmasıdır.

Bu kopuş, tek bir kişinin, grubun yahut tek bir disiplinin eseri değildir; aksine tarihsel, biyolojik, sosyolojik ve psikolojik açıklamalarla ahlakın gerçeklik ve doğruluk kökeninin tasfiye edildiği uzun bir zihinsel sürecin sonucudur. Karl Marx, ahlakı üretim ilişkilerinin bir yansıması olarak tarihsel koşullara bağlarken, Charles Darwin onu evrimsel uyumun bir yan ürünü olarak doğallaştırmış; Emile Durkheim, ahlakı iyi kötü demeden toplumsal uzlaşının ürünü hâline getirirken, Sigmund Freud vicdanı bastırılmış arzuların ve otorite içselleştirmesinin bir sonucu olarak açıklamıştır. Böylece ahlak, Allah ile bağını kaybederek ya zorunluluk, ya alışkanlık, ya da psikolojik mekanizma düzeyine indirgenmiş; bilim, felsefe, sanat, kültür, moda ile sunulmuştur.

Bu sürecin en sarsıcı ifadesini ise Friedrich Nietzsche dile getirmiştir: “Tanrı öldü.” Bu söz, yalnızca metafizik bir iddia değil; aynı zamanda evrensel ahlakın dayanağının çöktüğü ilanıdır. Nietzsche, ahlakın Tanrı’ya dayandığı ölçüde kölece olduğunu savunarak onu aşmayı teklif etmiş; ancak bu aşma, insanı daha yüksek bir ahlaki sorumluluğa değil, çoğu zaman güç merkezli bir değer boşluğuna sürüklemiştir. Böylece iyi ile kötü arasındaki sınırlar silikleşmiş, hakikat yerini yoruma (nefise), sorumluluk yerini iradeye (zorbalığa) bırakmıştır. İnsan kalabilme zorunluluğu yerini günah işleme özgürlüğüne bırakmıştır.

Bu zincirin daha erken halkalarından biri de B. Spinoza’dır. Spinoza, ahlakı itaat ve günah kavramlarından arındırarak akıl ve özgürlük zemininde yeniden kurmaya çalışmış, Tanrı’yı inkar edilez bir gerçeklikten çıkarıp doğayla özdeşleştirmiştir. Bu yaklaşım, bireyi güya korku temelli dindarlıktan kurtarmayı amaçlasa da, emir ve yasakla bağlı olmayan bir ahlakın zamanla bağlayıcılığını yitirmesine kapı aralamıştır. Akıl merkezli ahlak, ilahî hitaptan koparıldığında, insanın kendi nefsine hakemlik ettiği kırılgan bir yapıya dönüşmüştür. İnsan, istek ve hazlarının özgürlüğü ile birlikte korku ve utanma duygusunun yokluğuyla en aşağılık varlık cehennemine yuvarlanmıştır.

Ahlakı, Allah’tan bağımsızlaştırma teşebbüsünde bulunanlar; ahlakı temel ve ideal bir ölçüden mahrum bırakan bir bilgiye hapsetmişlerdir. Oysa ahlak yalnızca insan aklına, topluma ya da tarihe emanet edildiğinde; gücü elinde bulunduranın çıkarlarına göre şekillenmeye mahkûm olur.

Tarih boyunca kurumsal din (özellikle Hristiyanlık) adına veya sahtekar dinciler üzerinden işlenen zulümlere duyulan haklı öfke, zamanla dinin bizzat kendisine yönelmiş; bu tepki ise ahlakı dinden kurtarma iddiasıyla onu korumasız bırakmıştır. Oysa sorun dinin varlığı değildi, ahlaksız dindarlıktı. Ahlakı Allah’tan koparmak, zulmü ortadan kaldırmamış; aksine onu daha sofistike, daha görünmez ve daha küresel hâle getirmiştir. Bugün güç, para ve haz etrafında örgütlenen karanlık ağlar; ilahî bir hesap fikrinden arındırılmış dünyada şaşırtıcı değil, neredeyse kaçınılmazdır.

Dünya, ahlakın kutsallığını yitirdiği; günahın yerini “skandal”, suçun yerini “hata”, sorumluluğun yerini “başarısızlık” gibi sorunu küçülten ya da masumlaştıran bir zemine savurmuştur. İnsan, Allah karşısında sorumlu bir varlık olmaktan çıkıp, yalnızca sistemlere ve kendi arzularına hesap veren bir özneye indirgenmiştir. İşte bu yüzden gerçek mesele, ahlakı yeniden yerine koyma meselesidir. Ahlak, ancak Allah’ın emir ve buyrukları ile yeniden irtibat kurulduğunda evrensel, bağlayıcı ve insanı aşan bir anlam kazanabilir. Aksi hâlde, aklın, gücün ve arzunun sınırları içinde kalıp denetlenemeyen ve yargılanmayan her ahlak yerine konan şey, er ya da geç insanı ve toplumu çürütmeye mahkûmdur.

Bugün “Epstein Adası” diye anılan çürüme, bir sapkınlığın tesadüfi sonucu değil; Allah’tan ve temel ahlaktan kopuşun mantıksal neticesidir. İlahi hesap bilincinin olmadığı yerde güç, servet ve statü kutsallaşır; insan, insanın kurdu hâline gelir. Ahlak, Allah’tan bağımsızlaştırıldığında özgürleşmez; aksine güçlülerin keyfine tabi olur.

Dünya, Batı merkezli Reform ve Rönesans temelli bilim, medeniyet, aydınlanma ve hukuk tasavvurunu; Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali’nin ürettiği fikir, ideoloji ve inanç rejimini artık samimi, köklü ve ahlaki bir sorgulamaya tâbi tutmak zorundadır. Zira bu tasavvur, insanlığa vaat ettiği hiçbir değeri sahici olarak üretmemiş; aksine eşitlik, özgürlük, hukuk ve insan hakları gibi kavramları birer örtü, birer maske hâline getirerek küresel bir tahakküm düzeni kurmuştur. Batı merkezli dünya, iddia edildiği gibi hiçbir zaman gerçek anlamda medeni olmamış; ne yazık ki insanlık da uzun süre bu gerçeğe ikna edilememiştir. Tıpkı merhum Mehmet Akif’in tarif ettiği gibi “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”

Eşitlik adına kölelik, hak adına mahrumiyet, hukuk adına seçkin bir azınlığın korunması, adalet adına bizzat mağdur edilenlerin yargılanması, insan hakları adına ise yaşanmaz hâle getirilen bir dünya üretilmiştir. Yüzyıllardır dünya nüfusunun binde biri dahi olmayan bir azınlık; bu süslü kavramlar aracılığıyla bütün dünyayı sistematik biçimde sömürmektedir. Sorun bu bağlamda ekonomik değildir; her anlamda ahlakidir.

Din onların elindedir, ahlak onların elindedir, bilim onların elindedir, ekonomi onların elindedir; güç, imkân ve meşruiyet üretme araçlarının tamamı aynı merkezde toplanmıştır. İstedikleri zaman istedikleriyle savaşa girer, öldürür, tecavüz eder, talan eder, şehirleri yakıp yıkarlar. Yorulduklarında ya da tatmin olduklarında ise adına “barış” dedikleri bir imza atar, öncesinde de sonrasında da kahraman ilan edilirler. Yaptıkları hiçbir zaman suç sayılmaz; zira meşruiyet de hukuk da onların fiilleriyle anlam kazanır.

Kameraların önünde en şık kıyafetlerle, en düzgün dille, en zarif davranışlarla medeniyetin filmini çekerler; kameraların arkasında, gözden uzak alanlarda ise insanlığın kökünü kazırlar. Kendilerine itaat edenleri lider, bilim insanı, sanatçı, din adamı diye yüceltir, ödüllendirir, gündemde tutarlar; satın alamadıklarını ise şeytanlaştırır, terörist ilan eder, daha da olmadı yok ederler. Kişi, grup, kurum, toplum ya da devlet fark etmez: İtaat etmeyen herkes yok edilmenin hedefindedir. Said Nursi’nin tasviri, tam olarak bunları anlatmaktadır: “Eğer istersen hayalinle Nurşin karyesindeki Seyda'nın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan elbisesi giymişler ve ifritler adam suretini almışlar."

Özgürlük, refah ve medeniyet kavramları yüzyıllardır esaret, barbarlık ve sefalet üretmek için kullanılmıştır. Bu tahakküm düzeni defalarca kendini ele vermiş; fakat ne görenler ne de karşı duranlar bu küresel ve organize kötülüğün önünde durabilmiştir. Çocukların kaçırıldığı, her türlü istismar ve işkenceye maruz bırakıldığı; organlarının, hatta hormonlarının çalındığı; aklın ve hayalin sınırlarını zorlayan insanlık dışı suçların işlendiği bir dünya inşa edilmiştir. Yıllardır bütün dünyayı kendine hayran bırakan Batı’nın işte gerçek yüzü budur. Amerikan rüyası, özgürlükler diyarı, insan hakları ülkesi, sanat ve kültür merkezi gibi kavramlarla büyülenen insanlığın karşısına çıkan hakikat, Epstein Adası’nda cisimleşmiştir. Burası yalnızca bir suç mahalli değil; aynı zamanda birçok ülkeye “devlet başkanı” sıfatıyla vali atandığı bir şantaj merkezidir. Temiz kalanlar ya da kontrol edilemeyenler ise sistem dışına itilmiştir. Mursi, Kaddafi, Gannuşi gibi isimlerin akıbeti bu bağlamdan bağımsız değildir.

Afganistan, Irak, Bosna hangi suçtan dolayı yerle bir edilmiştir? Gazze halkı Batı’nın hangi suçunu işlemiştir de yıllardır soykırıma tâbi tutulmaktadır? Batı’nın İslam düşmanlığı Kur’an-ı Kerim’in hangi ayetinden kaynaklanmaktadır? Bu soruların cevabı nettir: Bu ölçüsüz kötülük, ancak Allah’tan ve ahlaktan kopmuş bir dünyada mümkündür. Çünkü İslam’dan başka hiçbir güç, bu denli kurumsallaşmış bir zulmü durdurabilecek ahlaki, hukuki, siyasi ve ideolojik kudrete sahip değildir.

Gazze’de süregelen soykırım ile Epstein Adası’nda açığa çıkanlar yan yana konulduğunda, Batı’nın tarife ihtiyaç duymayan hakiki yüzü bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Batı ve Siyonizm iç içe geçmiş bir vahşet düzenidir. Bu vahşeti yıllardır medeniyet diye pazarlayanlar da bu kötülük şebekesinin bilinçli ya da bilinçsiz ortaklarıdır. Her şey bu kadar açıkken, bütün ifşalara rağmen asıl soru şudur: Dünya düzeninde gerçek bir kırılma olacak mı? Yoksa insanlık, maskeler değişse de aynı zulme razı olmaya devam mı edecek?

Bu tablo karşısında mesele artık Batı’yı eleştirmek değil; ahlakı Allah merkezli müstakil yerine koymak, insanlığı yeniden ilahî bir hesap bilinciyle yüzleştirmektir. Aksi hâlde değişen yalnızca aktörler, sahne ve dekor olur; zulüm ise farklı isimlerle ve tanımlamalarla yaşamaya devam eder.