Her nesil bir önceki nesilden daha iyi imkânlara sahip olmayı ister. Çoğu zaman da gerçekten böyle olur. Daha iyi evler, daha iyi okullar, daha rahat yaşam koşulları…
Fakat bazı dönemler vardır ki fark yalnızca imkânlarda değil, dünyanın kendisinde ortaya çıkar.
Yetmişlerin sonu ve seksenlerde doğan bizler tam da böyle bir eşikte büyüdük.
Annelerimiz ve babalarımızla aramızda elbette farklar vardı. Biz biraz daha iyi evlerde büyüdük, biraz daha fazla seçenekle karşılaştık, belki daha renkli kıyafetler giydik ama yaşadığımız dünyanın temel yapısı çok da farklı değildi. Aynı sokaklarda oynadık, aynı televizyon kanallarını izledik, aynı şehir düzeninin içinde büyüdük.
Teknoloji elbette vardı ama hayatın ritmini değiştirecek kadar güçlü değildi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda ilginç bir ayrıntı fark ediyoruz: Biz internete ilk kez yirmili yaşlarımızda girdik. Yani kimliğimiz, alışkanlıklarımız ve dünyayı anlama biçimimiz büyük ölçüde oluşmuştu. İnternet sonradan hayatımıza eklenen bir araçtı.
Çocuklarımız içinse durum tamamen farklı.
Onlar internetin içine doğdu.
Dijital dünya onlar için bir araç değil, yaşam alanı.
Yapay zeka, e-spor, algoritmalar, sosyal medya… Bunlar onların hayatına sonradan eklenen şeyler değil, çocukluklarının doğal parçaları.
İşte tam da bu yüzden çocuklarımızın bize sorduğu sorular, bizim anne babalarımıza sorduğumuz sorulardan çok daha zor.
Bizim sorularımız çoğu zaman bilgi eksikliğinden doğuyordu.
“Bu nasıl çalışıyor?”
“Bu neden böyle?”
Anne babalarımız bazen bilmese bile dünya hakkında bir fikir yürütebiliyordu. Çünkü yaşadıkları dünya ile bizim yaşadığımız dünya aynıydı ama bugün çocukların sorduğu bazı sorular yalnızca bilgiyle ilgili değil. Dünya değişiyor ve biz de o değişimi çocuklarımızla aynı hızda anlamaya çalışıyoruz.
Bir çocuk bugün babasına şu soruyu sorabiliyor:
“Yapay zekâ benim yerime ödev yaparsa bu yanlış mı?”
ya da bir anneye:
“Ben oyun oynayarak para kazanabilir miyim?”
Bu soruların cevabı yalnızca “doğru” veya “yanlış” değil. Çünkü bu soruların ait olduğu dünya henüz tam olarak şekillenmiş değil.
İşte bu yüzden zorlanıyoruz.
Çünkü biz, kuralları belli bir dünyada büyüdük ama çocuklarımızın dünyasının kuralları henüz yazılıyor.
Burada asıl mesele şu:
Belki de çocuklarımızın sorularına cevap vermek zorunda değiliz.
Belki de asıl görevimiz onların sorularını birlikte düşünebilmek.
Eskiden anne babalar cevap veren kişilerdi. Bugün ise anne babalar çoğu zaman çocuklarıyla birlikte öğrenen insanlar.
Bu durum bazen rahatsız edici olabilir. Çünkü yetişkin olmak uzun yıllar boyunca “bilmek” anlamına geliyordu. Oysa bugün yetişkin olmak, çoğu zaman “öğrenmeye devam etmek” anlamına geliyor.
Belki de çocukların sorularının bizi zorlamasının sebebi tam olarak bu.
Onlar bize yalnızca yeni teknolojileri sormuyor.
Aslında bize yeni bir dünyanın nasıl yaşanacağını soruyorlar ve belki de bu soruların en dürüst cevabı şu:
“Bunu ben de tam bilmiyorum ama gel birlikte düşünelim.”
Çünkü bazen iyi bir ebeveyn olmak, doğru cevapları vermekten çok doğru soruların yanında durabilmektir.