Bir şehri anlamak için bazen gökdelenlere falan bakmaya gerek yok aslında. Benim aklıma hep şu geliyor: kaldırımlara bakmak yeterli.
Çünkü şehir en çok orada görünür.
Kaldırım dediğimiz şey basit bir beton şerit gibi durur ama aslında hayatın tam ortasıdır. Herkes oradadır. Çocuklar, yaşlılar, işe yetişmeye çalışanlar, turistler…
Arabanın içinde herkes ayrı dünyadadır ama yürürken insanlar biraz eşitlenir gibi.
Bir de yürürken şehir gerçekten hissedilir. Arabada giderken şehir biraz arka plan gibi kalır ama yürürken kokular geliyor, bir yerden müzik duyulur, bir vitrine gözün takılır…
Şehri aslında böyle böyle tanırız.
Peki ya kaldırımlar dar, ağaçlar yoksa? Böyle yerlerde insan ister istemez hızlanıyor. Sanki şehir “geç git” diyormuş gibi olur.
Buna karşılık bazı sokaklar var ki, yürümek keyifli.
Ağaç var, gölge var, belki bir bank var. İnsan biraz yavaşlıyor. Belki bir dükkânın vitrinine bakıyor, belki bir sokak müzisyenini dinliyor.
Özetle;
bir şehri şehir yapan küçük anlar genelde kaldırımlarda hasıl oluyor.
Bunlar küçük gibi görünüyor ama şehrin karakterini anlatıyor.
Yürüyen insan varsa sokak da canlı oluyor. Küçük dükkânlar açık kalıyor, insanlar birbirini görüyor, sokak daha güvenli hissediliyor ama kimse yürümüyorsa sokak bir süre sonra tuhaf şekilde boşlaşıyor.
Sanırım şehir biraz da yürüyerek kuruluyor.
Çünkü kaldırımlar aslında şehrin dili gibi ve o dil çok şey anlatıyor.